GİZLİ GEÇİT

Kalenin giriş kapısı bir zamanlar ahşapmış ve asma köprü şeklindeymiş filmlerdeki gibi. Yalan değil vallahi. Restorasyon geçirirken sağlam olsun diye taşa çevirilmiş dedi babam, diyorum. Ama Salih dışında kimsenin gözbebkleri büyümüyor. Bu efsaneden çok giriş kapısının altında bulunan 60 cm yüksekliğindeki tünel ilgilendiriyor diğer çocukları. Yakışıklı bir ismi var: Gizli Geçit. Muhtemelen kanalizasyon sistemi. Ama Mustafa, hani kafamı yaran Mustafa, gizli hazineye götürdüğünü iddia ediyor. Bu nedenle ne zaman 25 kuruşumuz olsa kibrit ve mumlar alıp dalıyoruz içeri. Aynı Gizli Beşler kitabındaki gibi Enid Byton'ın.

Mustafa ve İbrahim en korkusuzumuz. Yine okul çıkışı gizli geçidin başında toplanıyoruz. Aylardan Nisan. Dışarıda bekçi kalan çocuklar biraz korkak ama yüzlerine vurmuyoruz. İki mumla Mustafa, İbrahim, Ertan,Hüseyin, Salih, Arif, Mehmet ve ben yavaşça tünelden içeri giriyoruz. İçerisi giderek daha küflü ve ıslak, giderek daha daralıyor. Bazı yerlerden emekleyerek bazı yerlerden sürünerek geçmek gerek. İleride dev örümcekler ve akrepler oduğu konusunda tembihlenmişiz. Korkulu görevlerimizin çoğu gibi bugünkü de mumların bitmesiyle yarıda kesiliyor. Çıkınca dizlerimiz çamur içinde oluyor ama büyüklere söylememek görevin en önemli parçası. Mum bitince başka oyun lazım bize.

Grubumu seviyorum. Gizli görevimi, sırrımı. Güven duygusu yerleşiyor kanat gibi omuzlarıma. Bu grup, sokak aralarında oynanan sıkıcı oyunlara alternatif olarak yaratılmış. Ölü Ozanlar Derneği'nin tohumu gibi. Maceralarımızı kitap gibi yazmayı öneriyor Mustafa. Ki 1-2 yıl sonra bunu da beceriyoruz.

Yanında bir çakısı ve kibriti var sürekli, yerli Tom Sawyer'imizin. Deli yulafların saplarından duman çekmeyi, peynir temekesinin kapağının üstünde midye pişirmeyi, karga yuvalarından yavru aşırıp ayağına ip bağlamayı, kalenin içinde gizli ev yapmayı, okların ucuna atınca acıtmasın diye şişe mantarı takmayı, çamlıkta ağaçtan ağaca yere inmeden geçmeyi o öğretiyor hepimize. Bilgin Cüce gibi... Yaratıcılığının köşeleri yok. Boş zamanı yok.

Yine o gün "puuculuk" oynuyoruz gizli çetemle. Belediye kasaba meydanına yıllara kaldırım taşı yapmak için kalıplarla briketler yapmış. Doğrusu ya dokunmuyoruz. İkindi ayazı yanaklarımızı al al yapmış, çağıl çağıl çağıldıyoruz. Akşam ezanına doğru tekerlemeyi söyleyiveriyor birimiz: evli evine, köylü köyüne...

Ertesi gün bayrak merasiminin bitiminde müdürümüz briketlerin üzerinde ayak izleri olduğunu söylüyor. Ve birinin görgü tanıklığıyla bizlerin yaptığını söylüyor. Bakıyorum Arif'i çıkarıyor ortaya müdür. Yalnız mıyıdın diyor. Hayır anlamında kafasını sallıyor. Kim vardı diyor. İbrahim diyor. Aynı soruyu çıkana sordukça gizli çete sırlanıyor herkesin önüne. Utanıyoruz. Biz yapmadık öğretmenim diyoruz ama dinleyen yok. Mustafa, bir önceki müdürün oğlu. Arına gidiyor suçlanmak daha da. Haksızlığa mı kızıyor Arif'e mi bilemiyorum. Kızgınca dolaşıyor üç gün. Üç gün sonra belirliyor yeni görevimizi: kırda martı yumurtası bulup, yumurta pişireceğiz.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !